Amasra.NetAmasra.Net

Doğadan İnsana Armağan Amasra

Doğadan İnsana Armağan Amasra

Ayandon fırtınasından kocakarı soğuklarına, kestane karasından pastırma yazına kadar iklim ve coğrafyanın el ele yaşandığı harika bir liman kentidir Amasra. Denize doğru bir kulaç gibi atılmış yarımada ve adaları ile hep doğadan gelecek olan ve ona verilecek olan nimetlerin kalesidir. İki adalı, iki koylu beş tepeli Amasra yarımadası, Karadeniz’in sanki ‘seni ben yetiştirdim’ diyerek ana karadan koparıp almak istediği üzüm salkımı gibidir. O yarımada ve adalar mı denize doğru uzanır, yoksa o ismi kara deniz mi karaya sığınmak ister ve girer toprağın bağrına anlayamazsınız. İşte bu tutkulu sarmaş dolaş oluşun, deniz ile karanın çocuğudur Amasra. İki korunaklı koyu ile zor denizleri aşıp gelen gemicilerin sığınma ve ticaret limanı, aynı zamanda Anadolu’nun da Karadeniz’e açıldığı ender kapılardan biridir.

Amasra, denizden alınıp karaya verilen, doğadan alınıp insana verilen nimetlerin kapısını hep açık tutmaya çalışan insanların kentidir.

Bugün ellerinde ‘takma’ oltaları ile mendirek taşlarının tepelerinde Kefalleri avlamayı bekleyen delikanlı balıkçılar, yarın da ay karanlığı gecelerde Palamut sürülerinin yakamozlarının peşinde koşacaklardır. Balıkçı teknelerinin güverteleri hazır ol, alesta, mola uyarıları ile şenlenirken, tutulan balıklar ya Amasra kapısından Anadolu’ya yollanacak yada o kapıdan denize uzanmak için gelmiş Amasra misafirlerinin masalarını donatacaktır.

Sesamos, Amastris, Amasra isimlerini alarak geçilen tarihte buraya ilk gelenlerin hem denizci hem ticaret erbabı, hem gerektiğinde savaşçı olduklarını söylemeliyiz. Çünkü yarımadanın doğusunda ve batısında oluşan iki koy, şimdiki ismiyle İstanbul boğazından çıkma cesaretini göstererek doğuya yelken basanların güvenle demir atacakları iki yada üç sığınma noktasının en uygunudur. Gelenlerin izledikleri serüven ve korku dolu rota; asıl tehlikeyi, en eski gemicilerin ‘Konuk Sevmez Deniz’ (Pontos-Akseinos) dedikleri, daha sonraları ise bu denizin perilerine şirin gözükmek için ‘Konuksever Deniz’ (Pontos-Eukseinos) demek zorunda kaldıkları Karadeniz’e çıkınca gösteriyordu. Fenikeliler, Karyalı’lar ve Akalar, bu karlı, sisli, fırtınalı denizin boğazdan geçit vermemek için ‘birbirine çarpan kayalarına’ (Symplegat’lar), sirenler çalarak denizcileri baştan çıkaran perilerine (Nympha’lar), şiddetli rüzgarlarına aldırış etmeden doğuya dümen kırmada amansız bir yarış sürdürdüler. Anadolu ve Kafkasya kıyılarındaki bakır, demir, altın madenlerini işletmek, ton balığı avlamak, kara avcılığı, buğday ve esir ticareti yapmak başlıca amaçlarıydı. Bunun içinde ticaret acentası ve sığınma limanı kurmaya elverişli koylara ihtiyaçları vardı. Argos ustanın yaptığı elli kürekli, meşe direkli çift yelkenli gemiye dolup Altın Postu aramaya çıkan Argonotlar da herhalde bu ilk gözü pek gemicilerdendi.

Bu efsanevi yolculuk zamanlarından buyana insanlar doğadan öğrendiklerini kullanarak yaşamayı bildiler. Kendi coğrafyalarının şartlarını, denizin, rüzgarın hareketlerini izlediler, onların yolundan, onların suyuna gitmeyi öğrendiler. Aysız gecelerin karanlığında balık sürülerinin sudaki planktonları hareketlendirmesi ile oluşan yakamozların parlaklığı avlanmalarını kolaylaştırırken, ay aydınlığı gecelerde uzatıp bıraktılar ağlarını, göremedikleri balıkların ağlarına takılmalarını beklediler. Gün dönümlerini, cemrelerin düşmesini, suların ısınmasını, ‘sayılı’ rüzgarların günlerini takip ederek doğanın bilinmezlerini bilir, sırlarını çözer oldular. İşte o dünden bugüne rüzgar ve iş takvimleri yapıldı. Yelken gemiciliği döneminde, hava şartlarının el vermediği kış ayları boyunca gemiler Amasra gibi yatak limanlarında karaya çekiliyor; Ruz-i kasım (kasım- nisan kış dönemi) ölü mevsim olarak geçiriliyordu. Amasralı yelken gemicileri, kendi yatak limanlarında güvenliğe aldıkları teknelerini, kaledeki evlerinden seyrederek ve çubuk içerek tamamen yerel bir takvim izliyor; 179 günlük Kasım günlerinde ‘’seksende kalafat, doksanda donat, yüzde yüz, yüz elli de yaz belli’’ tekerlemesindeki zamanlamaya göre kalafat, donatım, yüzdürme ve denize açılma işlerini yapıyorlardı.

Amasra bütün tarihi boyunca hep bir liman kenti karakteriyle bilinmiş, Amasralılarda hep uzaklardan gelen ve uzaklara giden insanlarla alışverişi olan, ondan öğrenen, ona karşı hep esnek ve ince davranan, misafirperver olarak yaşamışlardır. Bu günde Amasra’nın en sevimli karakteri işte bu liman kenti insanın görmüş geçirmiş, bilge, hoşgörülü ve ikramı seven tarzıdır. Limanının işlek zamanlarında Sormagir mahallesindeki gemici pazarında makaradan halata bir çok gemi malzemesi ile yerel meyve ve sebzeyi ziyaretçilerine ikram eden Amasralı bugünde aynı kökten gelen ağaç işlerini Çekiciler çarşısında sunmaktadır, Aynı damak tadını Balık Lokantalarında ikram etmektedir. Hele o beş ayrı tepeden Amasra’ya bakma, şafağın söküşünden gurup vaktine kadar binbir ışıkla binbir panorama. Amasra gizli bir hazine sandığı gibi gözünüze, gönlünüze ve damağınıza tat verecek birçok pırlantaya sahip olarak beklemektedir.
Çeşitli kaynaklar ve kentin içinde, çevresinde görülen arkeolojik kalıntılar Amasra’nın uzun geçmişinin aşamalarına işaret ederler. Amasra bir gemi tezgahları merkezi, bir kale ve bir sığınak ve yatak limanı kasabasından, geçen yüzyılın içlerinde bu bölgede maden kömürünün bulunması ile, bir kömür istihsal ve yollama merkezi haline gelmiştir. Aynı zamanda 1950 li yıllardan başlayarak sevilen bir dinlenme ve plaj yeri olarak iç turizmde kendinden söz ettirmiş, Ege ve Akdeniz’in ünlendiği 80 li yıllara kadar da Ankara’nın sayfiyesi olmuştur. Cumhuriyetin zor yıllarının aşıldığı bu günlerde Amasra ve Amasralılar ülkenin ilk gezginlerine kucak açmışlardır. İlk ev pansiyonculuğu Amasra’da yaygınlaşmış, büyük kentlerin insanları ilk seyahatlerini bu küçük kasabaya yapar olmuşlardır. İstanbul kentinin gezginleri de Etrüsk ve Tırhan vapurlarıyla yaptıkları Karadeniz seyahatlerinde, Amasra’yı ziyaretlerini unutamamışlardır.

Gelin bizde bir yerinden başlayalım gezmeye; Karadeniz’i gizleyen son dağları aşıp kıvrıla kıvrıla Amasra’ya inmeden, bakacak tepesinden kuşbakışı göreceksiniz kenti. Fakat bu keyifli noktadan bakışta küçük limanı kapalı bir deniz, Büyük ada (tavşan adası) ve ikinci ada Boztepe’yi ana karanın bir uzantısı gibi göreceksiniz. Her iki limanında bütün açıklığıyla göründüğü, adanın karadan bağımsızlığını ilan ettiği seyirlik zaman için karşı yamaca tırmanmak gerekecek. Buna da değecek, çünkü bir gurup vaktinin kızıllığı bütün Amasra’nın üstünden sizin içinize kadar süzülecek.

Kemere köprüsüyle ayrılığını ortaya koyan Sormagir mahallesine ve Boztepe’ye gitmek için yarımadanın iki limanının ortasından, Kale kapılarından geçilecektir. Boztepe’den seyredilen Amasra’nın arkasında yeşil yamaçlarıyla ana kara bir sonraki gün yürüyüş yapmak ve Amasra’yı batı tepesinden doğusuna kadar dolaşmak için sizi çağıracaktır. Hele siz Boztepe’de iken mevsimde ilk baharsa, işte o zaman Amasra’ya ilk ismini yani Sesamos ismini veren Susamların ne kadar renkli, ne kadar canlı ve ne kadar çok olduğunu görebileceksiniz. Ve artık bu tepelerden gördüğünüz Amasra panoramalarında içinizi burkan betonlaşmayı bir an olsun unutacaksınız.

Hep tepelerde dolaşmamız, kentle beraber görmek içindi güneşin kızıllığını. Yorulduksa eğer bu kez de küçük liman kıyısındaki ağaçların gölgesine gizlenmiş kahvelerden ufka bakarak batırabiliriz güneşi. Tadına varılacak daha çok bakış noktaları var bu kentin, sizin keşfedeceğiniz.

Yarımadanın ucundan Başlayıp Boztepe adasının bir ucuna kadar uzanan kale duvarlarındaki birçok kapı ve dehliz, ta ortaçağdan beri insanlara geçit veriyor. Sizi de davet edecektir. Kalenin Küçük Liman kapısının temelinde Sezar yazısını da okuyabileceğiniz roma devrine ait kitabe parçasını gördüğünüzde, Amasra kalesinin yapılması sırasında tıpkı şimdilerde olduğu gibi Ortaçağda da daha evvelki dönemlerin nasıl tahrip edildiğinin bir örneğini göreceksiniz. Ayrıca bir çok binanın yapı taşlarında, merdiven basamaklarında, pencere kirişlerinde bahçe duvarlarında önceki uygarlıkların el emeği eserlerinin kullanıldığını görebileceksiniz. İki Roma sütununun üzerinde bir Bizans frizi, onun üzerinde üç Cenova arması olan bir kapıdan geçip cami yapılmış bir kiliseyi görünce Amasra tarihinin zengin geçmişini hissedeceksiniz.

İşte bu zengin Amasra tarihinin bir ölçüde de olsa derlenip toparlandığı yer Küçük Liman kıyısındaki Amasra müzesidir. Denizcilik okulu olarak yapımına başlanıp yarım kalmış bina, daha sonraları müzeye çevrilmiş, arkeolojik ve etnografik eserlere kucak açmıştır. Çeşitli tarzlarda sütun başlıkları, heykeller, Roma, Bizans ve Osmanlı mezar taşları, lahitler, sunaklar, alınlık ve kaideler gibi buluntular, denizden çıkarılan amforalar, toprak altı künkleri, açılan mezarlarda bulunan gözyaşı kapları, diğer mezar eşyaları ve çeşitli dönemlerin paraları, hatta raptiye büyüklüğünde metal tiyatro biletleri bu müzede sergilenmektedir.

Bu satırları ödünç aldığımız, Arkeologundan tarihçisine bir çok değerli insan Amasra üzerine eserler yayınlamışlardır. Bu çabalar dışında, inşaat yapımı için açılan temel kazılarını saymazsak, Amasra’nın geçmişine ışık tutacak adımlar atılmamış ve gerekli kazılar yapılmamıştır. Böylece Müze dışında bir çok esere, kentin içinde hala keşfedilmeyi bekleme şansı verilmiştir.

Amasra eserlerini gizlemekte ve onları ancak değer bilir insanlara göstermekte o kadar ustadır ki; 1930’larda Zonguldak’ta açılması düşünülen müzeye götürülmek üzere eski eserler rıhtıma toplanmış, fakat bu mümkün olmadan, fırtınalı bir günde, bütün eserler denize sürüklenmişlerdir. Ve hala orada saklanmaktadırlar.

Üç bin yılı aşan tarihi boyunca Amasra; bağımsız site, müstemleke, küçük krallık, eyalet merkezi ve metro polis dönemlerinden geçmiş; zaman zaman önemini yitirmiş, unutulmuş, köyleşmiş fakat hiç bir zaman terk edilmemiştir. Bu uzun kent hayatının, çok sınırlı ve dar bir alan üzerinde süregelmesi, her dönemin, önceki dönemlerin izlerini yok etmesi gibi bir realiteyi zorunlu kılmıştır. Bunda yerleşme, savunma ihtiyaçlarının olduğu kadar, inanç farklılıklarının da payı söz konusudur.

Fakat 13.yy’da Cenovalıların kaleleri ele geçirmeleri ve yalnızca bu savunma yapıları ile limanlardan yararlanmalarıyla,ilk çağ kalıntılarının doldurduğu güneydeki düzlük olduğu gibi bırakılmış ve bu doğal koruma 19.yy sonlarına kadar bozulmamıştır. Yüzyılımıza doğru, Amasra’yı kalkındıracak girişimler gündeme gelince, henüz eski eser bilincinin yeşermediği bir sırada, ayakta kalan ne varsa son bir kez daha tahribe uğramıştır. Bununla birlikte ilk ve orta çağ yerleşimlerinin zemini en azından 1-2 metrelik bir toprak örtüsüyle kapandığına göre, tabiat ananın yinede epeyce bir şeyi koruduğu düşünülebilir.

Toprak altında kalarak korunma şansı olmayan bir anıtsal eserde Kuş Kayasıdır. Çünkü o yüzyıllardır kullanılan karayolunun geçtiği yamaçtaki kayalara oyulmuştur. İsmini 2 metrelik boyuyla Roma lejyonlarının sınırsız gücünü temsil eden kartal oymasından alan bu eser Amasra’nın belki de en önemli tarihsel varlığıdır. Kuş Kayası, Anadolu’da bir başka örneği bulunmayan biricik Roma dönemi yol anıtıdır. Roma İmparatorluğu Doğu Eyaletleri İnşa Ordusu Komutanı ve Bitinya – Pontus Valisi Galius Julius Aguilla tarafından Roma yol ağının bir parçası olarak İmparatorun anısına yaptırılan bu anıt; Yufka kabartma tekniğiyle kayalara oyulmuş kral heykeli ve Roma hakimiyet kartalı ile birbirini tamamlayan iki kitabe, oturma sedirleri ve kaya nişlerinden oluşmaktadır. Kitabelerde; ’’Devletler arası barışın ve dostluğun anısına imparator Cermonius’un yüceliği için G.J. Aguilla dağı yardı ve bu dinlenme yerini kendi özel ödeneği ile yaptırdı.’’ ifadesi bulunmaktadır.

Kuş kayasını Karadeniz’e bakan yamaçta bırakıp, o denizin kıyılarına indiğimizde Kefaser, Kuşna, Harsa, Felengit isimli küçük koy ve girintilerin bütün yakın kıyıyı süslediğini görürüz. Şimdilerde tatilcilerin uğrak yeri olan bu gizli köşelere, antik rıhtımda demirlemiş ’Gezmeye Motor’ yazan sandallarla gidilir. Küçük ve Büyük liman ise her mevsim fırışka rüzgarlarıyla yelkencilere kucak açmaktadır. Denizden ve rüzgardan aldıkları güçle günbatımlarında ufku arşınlayan yelkenlilerin seyrine doymak çok zor olacaktır.

Küçük hamamından Bedestenine, Roma yolu Köprülerinden Cenova armalı kalesine kadar, tarihi kollarında taşıyan Amasra sokaklarını birer ikişer dolaşmak ve gene doğadan insana uzanan ikramı günbatımında balık lokantalarında tadabilmek için yolara düşülür.

  

Çekiciler çarşısının, el emeği göz nuru ahşap eşyaları, hasır işleri, gemi maketleri, şimşir kaşıkları hepsi doğadan alınıp işlenmiştir. Her zaman mevsimin en taze sebze ve meyvelerini, dağ çileğinden böğürtlenine kadar pazara indiren komşu köylü kadınlarda, Karalardan kara, kap kara kömürü Karadeniz’in kıyıcığında toprağın altından gün ışığına çıkaranlarda, sabah alacasından ay karanlığı gecelere kadar balık peşinde koşanlarda hep doğadan alınıp insana verilen nimetlerin manzarasıdır Amasra’da göreceğiniz.

  

Hüseyin ÇOBAN
info@cobandenizcilik.com
1998 / Amasra